7 Şubat 2010 Pazar

3.

Eve geldiğimde normal olarak soluk soluğaydım. Tüm yol boyunca azıcık bile yavaşlamamış, topuklarımın kırılması tehlikesine rağmen koşmuştum. Eve girdiğimde kapıyı arkamdan sıkıca kapadım ve kilitledim. Ve uçarak yukarı çıktım. Üstüme kuru bir şeyler giydiğimde ise banyoya gidip saçlarımı kuruttum ve turunç saçlarım kabarana kadar kuruduğunda ellerimle şekil vermeye çalışarak aşağı, mutfağa indim. Uzuun zamandır – en fazla bir saat – özlemini çektiğim sıcak çikolatamı hazırlamak için suyu ısıtıcıya koydum ve salona gidip televizyonu açtım. Açtım ama… İzlemiyordum aslında. Aklıma şu salak çocuk takılmıştı. Gerçekteni kimdi bu çocuk? Neden bende böyle hisler uyandırıyordu? Bilmiyorum, bilmiyorum! Bilmek de istemiyorum! Lanet olasıca şirin şey, bu kadar gıcık ve pısırık olmasan ne olurdu! Hey, ben ne dedim? Şirin mi? Hayır, onu sevemem. Onu sevecek olamam. Cümle kurmamı bile engelleyen bir özürlüyle olmaz!
“Dawn, biz geldik tatlım!”
Çelişkilerle dolu içsel konuşmam sevgili annem tarafından kesildi. Koltuktan kalktım ve ısıtıcıdaki suyu büyükçene bir bardağa dökerken “Hoşgeldiniz o zaman.” dedim. Annem yanıma geldi ve “Ah, tatlım dışarıda feci bir hava var. Baksana, içim dışım ıslandı!” İç geçirip “Anne, ben de 15 dakika kadar önce dışarıdaydım. Hatırladın mı, ben okuyorum.” Annem mırıldanarak onayladı ve yukarıya, büyük ihtimalle küçük kardeşimi giydirmeye gitti. Derin bir nefes alırken bardağımı da masadan aldım ve yukarı, odama çıktım. Ne yapacağımı biliyordum, bir resim çizecektim. Beni bugün ancak bu rahatlatırdı. Koltuğuma oturmadan önce mp3’ümü aldım ve rahatlatıcı, sakin bir müzik açtım. Düşünmemi engelleyecek ve çizmemi kolaylaştıracak…
Ve elim işe koyuldu. Bir resim için karalamaya başladığımda artık beynim elimi değil, elim beynimi yönetiyordu sanki. Beni zihnimin içindeki en derin parçaya sürükler ve oradan bulduğu şeyi kâğıda dökerdi mükemmel bir şekilde. Yani ben suçsuzum. Yaklaşık bir buçuk saat sonra ortaya çıkan şey hakkında suçsuzum. Onu ben çizmedim, o gözleri ben çizmedim. Bugün okuldan çıktıktan hemen sonra, istemeden çarptığım o çocuktaki gözler. Menekşe rengiyle süslenmesi gereken gözler. Elimde olmadan deri bir iç çektim. Soğumaya yüz tutmuş sıcak çikolatamda bir yudum aldım ve o gözlere baktım.
O gözlere bir daha bakmamayı dilerdim ama…

***

Tekrar kendini kurtarmak için mücadele etmeli. Tekrar bir hayatı yaşamak için bitirmeli. Tekrar… Adımlarını sıklaştırıp bir köşeye dönüyor. Orada ilerlerse hızlı kap atışlarını bulacak. Taptığı o sese ulaşırsa, tekrar güneşin doğuşuna bakabilecek. Ama… O çoktan ölmüş kalbi taşırken bedeninde her saniye ölmenin acısını yaşayarak. Gökyüzü aydınlanıyor mavi bir ışıkla ve gözlerine yansıyor. Şeytani gözlerine… Ölümü kabullenmeyecek o. Ölümsüzlüğü tatmak için kabullendi tüm acıları. Her şeyini şeytana sattı.
Ve verandaya atladı. Gözleri aniden büyüyen çocuğa alaycı bir şekilde güldü. Bu seferki kurbanının ölü vücudunu görürken sevinecekti. Onun yalvarışlarını duymak daha bir haz verecekti. “Nereden buldun evimi? Kimsin sen lanet herif?!” Gülümsemesi yüzünden silinmeden ilerledi. Çocuğu yere attı tek hamleyle. Boğazını sıkarken bir hayvan gibi hırladı. Zevk içinde ellerini tatlı sesin geldiği yere koydu ve bastırırken onun çığlıklarıyla mutlu oldu. Birkaç dakika sonra… O yoktu. Artık onun kalbi vardı. Ve kalp artık onun değildi. Kırmızı kan parlarken onu ceketinin içine koyarak oradan uzaklaştı. Yine o kazanmıştı.


“YİNE!” Kesik kesik nefes alabiliyordum. Bu seferki diğerlerinden daha berbattı. Ölümünü gördüğüm, hissettiğim ve bundan zevk aldığım kişi… Bunu düşünmek bile gözlerimin yanmasına sebep oluyordu. Futbol takımının yıldızı, beni deli gibi seven çocuk artık yoktu. Josh artık yoktu. Onun ölü bedeni küçük evinin verandasında biçimsiz bir şekilde duruyordu. Ve ben gidip yardım edemiyordu. Gidip babama “Çocuk ölüyor, katili yakalayın, polislere haber vermeliyiz!” diyemiyordum. Ellerimi yumruk haline getirmiştim hissettiğim acıyı bastırmak için. Nasıl bir insan bunu yapabilirdi? Nasıl gidip de başka birinin kalbini sırf iki gün daha yaşayabilmek için sökebilirdi? Ağlamamalıydım. Ağlarsam ailemi uyandırabilirdim. Ve bu hiç hoş olmazdı.
Ne yapacaktım, ne yapmalıydım? O katili bulmak için ne yapabilirdim? Dostum orada ölürken hatta ölüyken ne yapabilirdim?! Biraz önce ağlamamak için sıktığım ellerimi şimdi sinirle bacaklarıma vuruyordum. Bir yararı dokunmayacaksa neden o canavarın yaptıklarını görebiliyordum ben?! Bu kadar kötü birimiydim ki, korku filmlerinden fırlama bu sahneleri görüyordum… Kafamı yastığıma koyduğumda elimde olmadan yanağımdan bir damla yaş süzüldü. Sonra iki, sonra üç ve artık hesaplamıyordum. Kafamı yastığıma gömmüş ağlıyordum. Ağlamaktan başka ne gelirdi ki elimden? Yarın boş bir umutla Josh’ın geri geleceğini düşünmekten başka…
Uyuyamayacağımı biliyordum. Uyursam yine o kâbusa dönebilirdim. Josh’ın cansız şekilde yerde yattığı ve o katilin yüzündeki alaycı gülümsemesiyle ona baktığı…
Yataktan kalktım. Yüzümü pijamamın kollarıyla sildim. Kendimi toparlayamazdım belki ama en azından birazcık daha kâğıtlara dökersem hislerimi rahatlayabilirdim. Kalemimi aldım, kâğıdımı aldım ve kontrolü elime bıraktım.

***

Sabah uyandığımda saatin kaç olduğunu bilmiyordum. Ama hava daha aydınlanmamıştı. Büyük ihtimalle en fazla yarım saat uyumuştum çünkü terden sırılsıklam bir şekilde uyanmıştım. Gördüğüm şey her neyse hatırlamadığım için çok mutluydum açıkçası. Kafamı zorlukla masamın üstünden kaldırdım ve yanağıma bir şey bulaşmış mı diye masamın kenarındaki aynayı aldım. İlk bakışta yatağımda biri varmış gibi geldi, buna yemin edebilirdim ki Josh oradaydı. Arkama döndüğümde ise yoktu. Nefes nefese gidip ışığı açtım ve içimdeki korkunun geçmesi için derin derin havayı içime çektim. İşe yaradı gibi olduğunda aynaya tekrar baktım korkarak. Bir şey yoktu. Kafayı iyice yemiştim en sonunda işte! Aynayı kaldırdım ve yanağıma bulaşmış kara lekeleri ovuşturarak geçiştirmeye çalıştım. Lanet olasıca lekeler çıkmıyordu işte! Banyoya koştum ve hemen sabun sürüp iyicene suyla yıkadım. Şimdi daha iyiydi işte.
Masaya geri döndüğümde nende bilmiyorum bir beş dakika kadar öylecene bekledim. Sonra yavaşça hareket ederek masaya ellerimi koydum, başımı ve gözlerimi aşağı indirdim ve çizdiğim şeye baktım. Bakmaz olaydım. O gözler. O kana susamış, vahşi gözler. Bana neyi hatırlatıyorlardı ki? Daha önce gördüğüme yemin edebilirdim bu gözleri gördüğüme. Tabii ki de görmüştüm! Rüyamda düzensiz olarak 2 – 3 gecede bir görüyorum ya işte! Bir iki saniye daha baktıktan sonra çizdiğim şeyin gerçekliğinden korkarak çizimlerinin arasına koydum masanın alt tarafındaki gözü açıp. Evet, en azından daha iyiydim. Ama hala… Bu gerçeği düşünmek bile korkunçtu işte. Şimdi ne olmuştu zavallı Josh’a? Ruhu neredeydi? Böyle vahşice katledilmeyi hak etmiyordu ki o… Gözlerim tekrar dolmaya başlayınca hemencecik kolumun yeniyle sildim ve ayağa kalktım. Madem erken uyanmıştım gidip saçımı başımı düzeltebilirdim biraz. Belki bugün gözlerime lens takardım, yeşil mi, gri mi? Hımm… Bugün menekşe rengi fena olmazdı aslında.
Kendimi onaylayarak ve iç gevezelik yaparak ilerliyordum holde. Dikkatsiz kafam ki neredeyse annemin zilyonluk vazosunu düşürüp kıracaktım. Son anda garip bir şekilde elime yapıştı vazo. Aman her neyse… Kırılsa babam aynısından iki tane daha alırdı herhalde geçen doğum gününde antika taştan heykeli kırdığında yaptığı gibi.
Banyoya girdiğimde bir saniye daha orada olmak istemediğim bir halde buldum kendimi, savaş alanından çıkmışım hani. Hemen elime silahımı aldım ve vahşice tarak girmemiş saçlara daldım. Yaklaşık 15 dakika kadar süren mücadeleden kurtulmuştum ve ben başarmıştım ayıptır söylemesi. Şimdi tarağı geçirdiğimde hoop diye kayıyordu. Gülümseyerek elime düzleştiricimi aldım. Seviyesini ayarladım ve ısınmasını beklerken aynanın yanındaki dolaptan lens kutucuklarımı aldım. Onları sevdiğimi söylemiş miydim? Neyse, lenslerimi aldım ve teker teker denedim hangisi menekşe moru olan diye (Aralarında her renk bulunan güzel lenslerimle bu olay biraz uzun sürdü.). Bulduğumda dikkatlice diğerini de yerleştirdim temizledikten sonra. Saçlarımı da düzleştirdiğimde kendime bakıverdim şöyle bir. Gerçekten bir meleğe benziyordum. Narin ve temiz yüz hatlarımı seviyorum işte!
Saçlarımı geriye atıp banyodan çıktım, odama girmeden önce holde asılı olan pek de sevdiğim guguklu saate bakmadan edemedim. Hö? Gerçekten saat 5.43 müydü yani? Saat neredeyse 6 olmuştu ve ben rahat 2.30 saattir uykusuz geziyordum. Bu akşam eğer becerebilirsem 2 saat erkenden uyumam gerekecekti. Zaten yarın Cumartesi olduğundan sorun yoktu aslında. Yine de ani randevulara hazır olmalıydım!
Tatlı gardırobum! Bugün için en güzel şey siyah giyinmekti. Siyah ve şık. Hımm… Dar, siyah kot pantolonumu, yakası açık olan ve üstünde mor hafif desenler bulunan tek kolu düşük ve her hava şartına uyum sağlayabilen uzun bluzumu ve alttan da siyah, anneannemin bırakmış olduğu – ki kendisi çok şıkmış zamanında – safi deri çizmelerimi çıkardım. Takı takmamayı ama hafifi bir makyaj yapmayı da aklıma koymuştum hızlı hızlı giyinirken. Makyaj masama geçtiğimde biraz düşünceliydim. Acaba tamamen siyah giyinmese miydim? Anlarlar mıydı ki? Ama neyi anlayacaklardı ki. Eğer ben her zamanki gibi suçsuz moduma bürünürsem – ki öyleyim – benden her zamanki gibi şüphelenmezlerdi. Olanları görmek benim suçum değil ya! Puuf…
Hafif pembe far sürdüm ve sürme çektim. Bugün en azından on tane çıkma teklifi almazsam adım da Dawn değil. Gülümsedim aynadaki yansımama ve aşağı inmeden önce gözaltlarım belli olmasın diye kapatıcı sürmeyi de ihmal etmedim. İnip kahvaltıyı hazırladığımda annemler daha yeni uyanmıştı, ufaklık ise hala uyuyordu dünkü gezintiden yorgun düşmüş olacak ki. Uykulu uykulu esnedim elimde olmanda ve bunu okulda yapmamayı kendime tembihledim. Babam buzdolabını açıp sütü çıkardı ve direk kafasına dikti, annemse onu azarlamaya başladı. Ben de bunu değerlendirerek hızlıca kahvaltılık gevreğimi bitirdim ve “Ben bugün yürüyerek gideceğim, hepinizi öptüm!” deyip onların cevabını beklemeden çantamla şemsiyemi aldım, montumu giydim ve evden çıktım.
Yol boyunca ne içsel gevezeliğimden yaptım ne de kendimi üzecek şeyler düşündüm. Sadece kulağıma mp3’ümü taktım ve şöyle en bangırından bir şarkı açıp dinlemeye başladım. Okula geldiğimde kaç milyonuncu kez dinlediğimi bilmiyorum ama aşırı konsantre olmuş olacağım ki Erin’in salya sümük bağırarak geldiğini fark etmemişim. Geldi ve beni sarsarak neredeyse yere düşürecek şekilde sarıldı.
Ve işte rolüm başlamıştı.

2.

Öğle yemeğinin üstünden iki ders geçmişti ama kendimi hala kötü hissediyordum. Tabii bunu diğerlerine gösterecek halim yoktu. O yüzden takmaya alışık olduğum o neşeli ve popüler kız maskemi giydim. Bu biraz da olsa çocuğu unutmamı sağlıyordu. Aynı zamanda onu görmemden hemen önceki baş ağrısını. O acı… Bana gerçekten çok tanıdık bir duyguyu hatırlatıyordu ve aşırı derecede korkmama sebep oluyordu. Panoların orada durmuş etrafa bakınıyordum ki Jason gülümseyerek yanıma geldi. Kendisi basketbol takımındadır, ben de Erin’in zorlamasıyla ponpon kızlardan olmuştum liseye başladığımın ilk senesinde. Ha şimdi değil miyim? Öyleyim. Hem de hem futbol hem basketbol.
Her neyse, Jason her kızın hayalini süsleyen şu tatlı çocuklardandır. Uzum boylu, kaslı, sarışın, beyaz tenli ve boncuk gibi mavi gözleri parlayan biridir. Onu severim. Ama arkadaş olarak. Ha, tabii onun niyeti pek de öyle görünmüyor.
“Selam Dawn. Nasıl gidiyor?”
Yanıma gelip panonun altındaki kalorifere yaslandı o da. Bana bembeyaz dişleriyle gülümsüyordu. Elimde olmadan ben de güldüm ve “İyi… gibi. Senin nasıl gidiyor bakalım?”
Bir an bir şey diyecekmiş gibi durdu ve sonra “Aslında bir – ” Ve, evet, konuşmamızı kesen kişi tahmin edilebileceği üzere sevgili dostum (!) Erin’di. Kendisi beni gördüğü her çocuktan kıskanmak gibi bir özelliğe sahiptir. Yüzümde bir ifade olmaksızın durdum ve diyeceği şeyi beklemeye başladım. Nefes nefese gibi bir hali vardı. “Koşun, çabuk! Ah, aman Tanrı’m! Josh kavga ediyor! Hem de şu yeni gelen çocukla!”
Bir an elim ayağım tutmadı ama kendimi çabucak toplayıp “Nerede” dedim ve bu sırada üçümüz yürümeye başladık – en önden giden bendim tabii - . Okul bahçesine çıktığımızda kollarımı birbirine doladım ve üşümemek için daha hızlı hareket etmeye çalıştım. (Jason ise bana montunu vermek için ısrar ediyordu.) Çevrelerine toplanmış kalabalığı yararak kendimize yol açtık ve en önde durup birbirine yumruk savuran, sonu hiç iyi bitmeyeceğe benzeyen kavgaya tutuşmuş çocuklara baktık. Josh, yeni çocuğun karnına yumruk üstüne yumruk atıyordu. Tanrı’m… Buna daha ne kadar dayanabileceğimi bilmiyordum açıkçası ve iki şık arasında kalmıştım.
a) Oradan hızlıca uzaklaşmak.
b) Arada kaynama tehlikesine rağmen ikisini ayırmak.
Çocuk yere düşünce gözlerimi kapadım. Josh şimdi üstüne çıkıp bir hayvan gibi tepinecekti işte… Derken çevremdekilerin saçma sapan sesler – yuhalama benzeri - çıkardığını duyup gözlerimi açtım. Josh yere devrilmişti, menekşe-renkli-gözlü-çocuk ise ağzının etrafındaki kanı temizliyordu. Etraf tekrar alevlenmeden yapmam gerekeni anladım ve çizmelerimin topuklarını yere vura vura yanlarına gittim. Elimi Josh’a uzatıp kalkmasına yardım ederken etraftan şaşkınlık sesleri çıkmaya başlamıştı. Josh tam çocuğa saldırmaya hazırlanırken ellerimi göğsüne koydum ve hafifçe ittirdim. Sonra diğer çocuğa dönüp “Sorunun ne senin? Belanı mı arıyorsun?!” diyerek çıkıştım. Menekşe rengi gözleri iri iri açılmıştı. Bir şey söylemek için ağzını açtıysa da balıklar gibi görünerek tekrar kapattı. Ona küçümser bir bakış attım. Josh’ın koluna girdim ve diğer çocukları toplayarak oradan uzaklaştım. Garip bir şekilde hiçbiri karşı çıkmamıştı. Okul kapısından içeri girmeden önce son kez çocuğa baktım. Orada öylece dikiliyordu. Gözlerinde kırmızı bir ışık parlıyor gibiydi. Elimde olmadan ürperdim ve bakışlarımı kaçırdım. Kendimi çok tekinsiz, sessiz bir ormanda gibi hissetmeme neden olmuştu.
Güldüm ve Josh’ı durdurup “Ne akla hizmet gidip de yeni gelen bir ezikle kavga ediyorsun moron?” diye sinirli bir sesle sordum. Josh aval aval yüzüme bakıyordu. Elimi gözlerinin önünde sallayıp “Aloo!!” diye bağırdım. Erin elimi tutup indirdi ve kulağıma “Ben sana sonra anlatırım.” diye fısıldadı. Bu davranışları beni gerçekten sıkmıştı. Ne yani, sırf onları ayırdım diye dışlanacak mıydım? Ya da düzgün bir neden yok diye mi böyle davranıyorlardı? İkincisi kulağa daha mantıklı geliyordu. Gözlerimi devirdim ve “Yürüyün.” derken derin bir nefesle arkama tekrar baktım. Yoktu…

***

Günün geri kalanı tamamıyla sıkıcı geçti. Yani; Etrafımda aval aval etrafa bakınan, sorularımdan kaçınan ve espri seviyesi -0 olan bir grup vardı. Derslerde de kurtulamıyorum ki! Aklımı meşgul edecek çok şey varken bir de bu davranışları… Gerçekten sinirlerim bozulmuştu ve okulun bittiğini haber veren zil çaldığında dizlerimin üstüne kapanıp Tanrı’ya şükretmemek için kendimi zor tuttum. Ta ki Erin o koca çenesini açıp şunları söyleyene kadar; “Bugün voleybola kalıyor musun tatlım?”
Bugün hiç bitmeyecek miydi?! Elimden geldiğince sakin olmaya çalışarak “Ben… Kendimi iyi hissetmiyorum aşk. Bayan Wanson’a yakalanmadan kaçacağım.”
İlk önce susacak gibi göründü ama hemen sonra kafasını kaldırdı ve “Bugün Josh ve o çocuğun neden kavga ettiğini gerçekten bilmek ister misin?” diye şappadanak – böyle bir sözcük var mı? – sordu. Ani gelen bu soruyla tabii ki şaşkına döndüm. Düşünmeye fırsatım olmadığından refleks olarak kafamı salladım. O da anladım anlamında beni tekrarladı ve koluma girdi. Bahçeye çıktığımızda benim konuşmamı belemeden bir dedikodu bulmuş gibi heyecanlı heyecanlı konuşmaya başladı. “Bak, aslında bize dediği şey şu; Yolda yürüyormuş ve aniden biri ona çarpmış. Josh da dönmüş ve çocuğun yanına gitmiş. Omzunu tutup özür dilemesini istemiş ama çocuk dinlememiş hatta onun özür dilemesini istemiş! Sonra Josh da sinirlenerek ittirmiş onu. Çocuk aniden yumruk atmaya başlamış. Aynen böyle anlattı Joshy. Ama ben biliyorum kiii o senden hoşlanıyor! Çocukla kantinle bakıştığınızı gördü, hepimiz gördük! Hani fena da değil açıkçası, tatlı bir şey. Hele o gözleri… Sana neden öyle baktığını bilmiyorum ama…”
O hatırlattığında aklıma tekrar bana baktığında geçen o acı geldi. Sanki her şeyin sonuydu… Sanki duygularım kaybolmuştu… Bilmediğim ve bilmek istemediğim bir histi, yine de… Huzur vermişti. Evet, huzur dolu bir andı. En az evde sıcak odamda oturup kitap okumam, kendimi kaybederek saatlerce resim çizmem kadar. Ama aynı zamanda en nefret ettiğim şeyi de hatırlatıyordu. Babam sağ olsun, eve getirdiği o ceset kokusu. Başım dönmeye başlayınca kendimi Erin’in sözlerine odaklamaya çalıştım.
“… Ve gerçekten kıskandı! Kulağıma eğilip “Kimdi o yere düşen salak?” dediii. Bilmediğimi söylediğimde bana yalan söylediğimi ve eğer gerçeği söylemezsem gidip Eric’e bildiği her şeyi anlatacağını falan saydı. Gerçekten bir şey bilmediğimden ve korktuğumdan o tatlı çocuğun senden hoşlandığını söyledim.”
Kulaklarıma inanamayarak birkaç dakika öylece bekledim. Biraz hareket edebilir hale geldiğimde çantamı yerden alıp ayağa kalktım. Erin ise suçlu ses tonuyla söyleniyordu; “Aşkım kızmadın değil mii? İstersen gidip bilmediğimi de söyleyebil – ”
“Hayır, hayır, gerek yok. Boşver belki peşimi bırakır.” Diyerek onu susturdum. Sonra yanıma geldi ve bilinen o uzaktan öpme stiliyle beni öptü. Sonra yavaşça el salladım ve koşaraktan okuldan çıktım… Evet! Okuldan çıkmıştım en sonunda! Tanrı’ya şükür ki çevrede bizim takımdan kimsecikler de yoktu. Yani biraz yalnız kalabilecektim. Koşarak arabaların yanından geçtim. Hızlı ve tempolu bir halde yürüyordum. Aslında koşuyordum. Her neyse.
Filmlerde etrafına bakınmadan yürüyen insanların başına ne gelir bilirsiniz; Bir direğe toslarlar ve evet, bana da bu oldu. Kafamı ellerim arasına alıp sessiz sessiz küfrederek yürümeye devam ettim. Arkamdan bir ses gelinceye kadar. “Sorun değil, gerçekten! Sen de diğerleri gibi davranmaya devam et. Başkalarının karşısındayken de yalancıktan “Ay, kavga etmeyin.” de. ” Hızlıca döndüm ve hala konuşan çocuğa baktım. Yine o. Her yerde neden karşıma çıkıyor ki? Sabrım taşmak üzereydi artık. Zar zor kendimi tutarak dişlerimin arasında konuştum.
“Bak, seni görmedim tamam mı? Ayrıca sen kim oluyorsun da haksız yere durmadan kavga çıkarıyorsun? Git kendi denginlerle – yani serserilerle – kavga et. Senin saçmalıklarına katlanacak değilim burada.” En sonuna kadar bağırmaya başladığımı fark etmemiştim. Çocuğun yüzündeki kırılmış ama aynı zamanda öfkeli meydan okuyan ifadeyle ve boğazım ile ses tellerimdeki acıyla bunu anladım. Belki bir salisenin onda biri kadar birbirimize baktık. O an bakışlarında tüm gerçekleri görmekten canım yandı. Orada bir saniye dahi bekleyemezdim ve arkamı dönüp biraz öncekinden daha hızlı koşmaya başladım.
Ah, evime ihtiyacım vardı. Sıcak çikolataya ihtiyacım vardı. Ve çizeceğim şeyin ne olacağını bilsem de bir kalemle kağıda.

1.

“Bir ölü daha... Bu hafta içindeki üçüncü cinayet.”
Bunu söylemesine gerek yoktu; En azından benim yanımda. Garip bir şekilde kâbuslarımın ertesi günü gazetelerde sapkın bir delinin yaptığı düşünülen cinayet haberleri yer alıyordu. Her kurban kalbi çıkarılmış bulunuyordu ve otopsilerde herhangi kesici bir aletin kullanıldığına dair ipucu da bulamamışlardı. Parmak izinden yola çıkmışlardı ki kayıtlarda o şekilde bir izin olmadığını görmüşlerdi. Peki, ben nasıl mı bu kadar çok şey biliyorum bu konuda? Cevap: Doktor bir babaya sahip olmam. Hem de bizzat bu konuyla ilgilenen, otopsileri gerçekleştiren ve eve gelip hepimize anlatıp midemizi bulandıran doktor bir babaya.
Babam gazeteyi masaya fırlattı ve sinirle ayağa kalktı. “Yine bir ceset inceleyeceğim yani!” diyerek aynanın karşısına gidip gömleğinin yakasını ve kollarını düzeltmeye başladı. Tamam, bu işte cerrahideki kadar iyi olduğunu söyleyemem. Annem de benimle aynı fikirde olacaktı ki, ellerini kağıt havluya silip koşaraktan 3 adım atıp mesafeyi kapattı ve babamı azarlayarak yakasını silip düzeltmeye koyuldu.
“Ah,Charles, ben olmasam gömlek de giyemeyeceksin, ne yapacağım seninle?..”
Babam gözlerini devirirken kendi kendine bir şeyler mırıldandı ve ceketine uzandı. İkisinin bu haline sırıta sırıta bakıyordum ki küçük kardeşim topuklarını vura vura, koşarak merdivenlerden inip atladı. Kendisi hiperaktiftir ve inanılmaz inatçıdır. Sanırım kardeşimi en iyi bu kelimelerle tanımlayabilirim.
“Daaaaaaaawn!!! Mısır gevreği bitmiş! Anneeeeee!”
Mısır gevreğimin sonunu da kaşıkladım ve yalandan kötü bir kahkaha attım.
“Üzgünüm, hiper-deli ama bugün okula gidecek olan benim. Annemle markete gider alırsınız on paket.”
Sandalyemi geriye ittirip gerindikten sonra yavaşça kalktım, çantamı ve montumu aldım, babamın yanına gittim.
“Hadi gidelim, ben hazırım!”
Babam aynaya son bir bakış daha attıktan sonra silah zoru kullanmama ramak kala kapıya döndü. Ben de aynaya geçip kendime bakabildim en sonunda. Pekala, üstümdeki krem rengi Lacoste marka kazak bayağı iyi duruyordu cidden. Tabii dar paça pantolonum da bir o kadar mükemmeldi. Bense… Kendimi aşırı beğenmememle birlikte çevremdeki çoğu kişi beni taparcasına seviyor. Her gün azından iki kişiden kıvırcık, turunç, kabarık saçlarıma bir iltifat alıyorum. Ya da mavi ve yeşil arasında karar kılamamış turkuazımsı renkteki gözlerime. Aynada kendime bir kez daha baktıktan sonra topuklarımın üstünde döndüm. Babam ayakkabılarını giyerken annemi öptüm ve hiper-delimin saçlarını karıştırdım. İthal yılan derisi Gucci çizmelerimi ayağıma geçirip fermuarlarını çektim ve babamın peşinden koştum. Arabaya atladığımda aniden ürperdim çünkü dışarıda hava sıcaklığı – 10 derece civarındaydı. Yani hava soğukluğu demek daha doğru olurdu aslında. Her neyse işte, montuma iyice sarınıp arabanın ısınmasını bekledim. Babam ise araba aynasına bakıyordu, Tanrı’m, bu adam neden bu kadar takıntılıydı ki? O aynaya bakınca elimde olamadan ön koltuğun ayna bölmeli gölgeliği açtım. Tamam, sanırım ben de onun kadar iyiyim bu konuda.
Beş dakika kadar bir süre motorun ısınmasını bekledik ve en sonunda babam anahtarı çevirdi. ‘Vırnn’ sesiyle araba kalkarken hemen klimayı açıp en sıcağa getirdim. Kısa bir süre içinde okulda olacaktım gerçi ama önümde ısıtıcı bir alet dururken soğuktan donmak stilim değildir.
Araba yolda sessizce ilerliyordu ve babamla konuşmuyorduk. Eğilip radyoyu açtım bu sefer. İçeriyi klasik müzik tınıları doldururken biraz ısınmış olmanın verdiği rahatlamayla kafamı koltuğa yaslayıp gözlerimi kapadım. Sıcak hava dalgasıyla uykum gelmişti açıkçası. Babam bunu fark etmiş gibi “Dün kaçta yattın, tatlım?” dedi.
Aslında bu soru pek uygun değildi. Bugün kaçta kalktın ve sonra niye uyuyamadın demeliydi. Gece gördüğüm kâbustan sonra kimse benden kafayı vurup uyumamı bekleyemezdi. Hele ben o rüyayı psikopat bir katilin gözlerinden görmüşsem ve onun hissettiği hayvani duyguyu hissetmişsem uyumamı bekleyen ancak o deli olabilirdi – ya da onun kadar deli biri. Hele hele, o ölen kızcağızın – ki sanırım bizim okuldandı korkusunu da yaşamışsam bu sırada, o psikopat – ya da onun kadar psikopat biri bile benim uyumamı bekleyemezdi. Son iki aydır gördüğüm dehşet rüyaları başkası görse büyük ihtimalle tımarhaneye falan kapatılırdı. Rüyaların korkunçluğu dışında bunların sadece birer rüya olmadığını da biliyordum ki bu daha beterdi. Yani demek istediğim; Kabuslarda aynı şekilde gerçekleştirilen ölümleri görüyorsunuz ve bunu yapanın aynı kişi olduğunu bir şekilde biliyorsunuz, kurbanları öyle ya da böyle tanıyorsunuz, onların yalvarışlarını duyuyorsunuz – bu sizi daha da acımazsızlaştırıyor – ve en sonunda iki tarafın hislerini de yaşarken bir can alıyorsunuz. Sonuç olarak şehirdeki katili durdurabilecek tek kişinin ben olduğumu biliyorum, onun hakkında tek kanıt bulabilecek olanın da. Ama ben bunu yapmak yerine, kırılan tırnağıma üzülüyorum ve bu kendimi insan gibi hissettiren tek şey, ucube bir deli olmamı engelleyen tek şey. Bunun beni kötü bir insan yapıp yapmadığını düşünüyorum sık sık. Kendimle çatışıyorum. Ama geldiğim nokta her zaman olmayı istediğim insan olmam gerektiği. İşte her rüyadan sonra da bunları düşünüyorum. Şimdi biri bana söylesin, bu psikolojiyle kim uyuyabilir ki? Babamın sorusunu “İki buçuk gibi uyuyabildim ancak, özür dilerim, bir daha olmayacak.” diyerek cevapladım. Babam “Hmm…” dedi ve bu kısa konuşmamız arabanın okulun önüne gelip durmasıyla bitti.

Arabanın kapısını istemeye istemeye açtım ve soğuk sabah havası ciğerlerime dolup uykumu alırken montuma iyicene sarındım. Babama dönüp “Akşam evde görüşürüz.” dedim ve gülümsedim. O da bana “Görüşürüz, iyi dersler.” diye karşılık verdi gülümseyerek. Ne kadar takıntılı olursa olsun bu adamı seviyorum.
Arabadan inip kapıyı ittirdim. Sesli bir şekilde kapandı ve arkamı dönüp okuluma yürüdüm. Okulum ve evim Washington’ın küçük bir kasabası olan Darrington’da – ne uyumlu değil mi? – . Ailemle iki katlı bir evde, sakin bir mahallede yaşıyoruz. Buralarda genelde çok olay olmaz ve sıradan bir yerdir. Babam Charles Hill hastanede cerrah, annem Susanne Beatrice Hill ise yazar. Buraya iki sene önce Wetherby’dan annemin romanını tamamlaması için taşındık. – Yerleri daha yakından tanımak istiyormuş kendisi. Ne büyük saçmalık, babam bile oradan buraya taşımak zorunda kaldı işlerini… – Ve işte kardeşim Ryan Ethan’la bendeniz Dawn Beatrice – Annem ikinci adını zorla bana da koydurmuş, gelenek gibi bir şey(miş). Zavallı ben… – onların peşinde bu kasabaya geldik. Ben Darrington Lisesi’ne gidiyorum, kardeşim ise henüz okula gidecek yaşa gelmedi. Altı yaşında bir hiperaktif. Annem ondan zaman bulursa bu kasabayı geziyor ve edindiği bilgilerle kitabını yazıyor.
Merdivenleri çıkıp dolabımın olduğu koridora geldiğimde gözlerim Erin ve Matthew’u arıyordu. Bulmak çok da zor olmadı aslında; Kapağı açılmış bir dolabın önünde dört bacak gördüm ve sessiz adımlarla yanlarına gittim. Beni fark etmelerini beklemiyordum çünkü birbirlerini yercesine öpüşüyorlardı; Alışık olduğum bir manzara.
Boğazımı temizler gibi sesler çıkarttım ve ellerimi göğsümde kavuşturdum. Matt Erin’i bırakıp bana yaklaştı ve yanağıma bir öpücük kondurup sarıldı. Erin ise biraz memnuniyetsiz biz şekilde gülümseyip “Hoş geldin Dawny.” dedi. Birbirimize sarıldıktan sonra Matt kollarını ikimizin omzuma attı. Tam o sırada futbol takım kaptanı Josh yanımızda bitti. Evet, şunu söyleyebilirim ki bu okulda popülerim. Josh eğilip belime sarılınca parmak ucumda yükseldim ve ellerimi boynuna doladım. Kur yapar gibi “Seni özledim. Bir gün bile görmeyince özlüyorum, nesin sen ha?” dedi. Güldüm karşılık olarak. Bu çocuğun benden bir senedir hoşlandığını zaten biliyordum – çıkma teklif etmişti – ama her gün bunu bu kadar belli etmesi de saçmaydı hani. Her neyse işte. Orada durup bir süre konuştuk. Gelen geçen selam veriyordu, inekler aramızda yer almak istediklerini, gruplaşmış olanlar ise bizi kıskandıklarını bağırıyorlardı sanki.
Sonunda zil çaldı ve Matt Erin’le yiyişmeyi kesti. Ben de derin bir nefes alarak bu kalabalıktan ve kafası boş insanlardan kurtulacağım bir yere doğru gitmenin verdiği mutlulukla hızlıca İngilizce sınıfa yöneldim. Popüler olmak sıkıcı ve zor bir şeydi gerçekten. Sınıfa girdik ve herkes sırasına geçti. En arka dört sıra; Matt & Erin, Ben & Bliss. Diğerleri gibi derslerde sıkılmıyordum. Ya da öğretmenleri çekiştirmiyordum. Evet, okulun tek sevdiğim tarafı derslerdi. Ama onlar da çabucak bitiyordu işte. Tıpkı bu ders gibi. Zil çalınca yine sahte dostlarımla dışarı çıktım. Kimin eli kimin cebinde olayları dönüyordu çoğunlukla olduğu gibi. Bu ortamdan bir şekilde uzaklaşmalıydım. Bu yüzden canım sıkkınmış gibi yaptım ve futbol takımının yanından ayrılıp tuvalete yürümeye başladım.
Neden bilmiyorum ama kendimi kötü hissediyordum gerçekten. Belki rüyanın etkisi, belki de bu konuyu normalden daha uzun düşünmem belki de…
“AH! Önüne baksana sersem!” o ana kadar ne kadar hırsla yürüdüğümü ve ağladığımı fark edememiştim işte. Ve budalanın teki gelip bana toslamıştı. Kafamı sinirle kaldırdım ve bağırmaya hazırlandım ki gördüğüm… Gördüğüm kesinlikle beklediğim şey değildi. Şaşkın şaşkın bakan iki göz... Kumral saçlarıyla uyumlu, menekşe renginde… İnsanın kendini güvende hissedebileceği – O afetin karşısından biraz daha kilit halinde kalamazdım. Ben kendimi toparlamaya çalışırken beni omuzlarından tutup kendinden uzaklaştırdı. Tek bir söz söylemeden, sanki biraz önce hiç karşılaşmamışız gibi beni orada bıraktı ve kalabalığın içinde gözden kayboldu.
“Vay be…” Benle eş zamanlı olarak yanımdan gelen sesle ürktüm ve “Ay!” dedim ama bu kişi Erin’di. Her zaman olduğu gibi sessizce yaklaşmıştı.
“O kimdi Dawny? Futbol takımında olduğunu söyle lütfen.”
Hala şaşkınlığım geçmemişti, bu yüzden kafamı kaşıyarak “Bilmem ki…” diyebildim.

***


Öğle yemeği zili çaldığında gerinerek Biyoloji sınıfından çıktım. Erin ve Matthew ve diğerleriyle yemekhanenin girişinde buluşacaktık. Günüm garip bir şekilde sessiz geçiyordu. Yani sessiz derken mecazi değil. Okul gerçekten sessizdi. Herkes kendi işine bakıyordu, kimse yeni çocuğu fark etmemişti… Yeni mi, değil mi onu da anlamamıştım ya gerçi! Öğrenciden çok öğretmene benziyordu ama öğretmen olmak için fazlasıyla genç görünüyordu. Çarpıştığımız – ya da bana tosladığı – anı tekrar tekrar aklımdan geçiriyordum. Bir şeyi unutmuş gibiydim… Sanki bir duyum o an saf dışı bırakılmıştı…
Sanırım…
“Sonunda! Nerede kaldın Betsy?”
Matthew bana yarım ağızla sırıtıyordu. Tanıdığım insanlar arasında bana en sık Betsy diyen kişiliktir kendisi. Onun için Dawn veya Beatrice değil, Betsy vardır ve bu saçma bir şekilde de olsa hoşuma gidiyor.
Matt burada ne halt olduğunu tek belli edendir. Tüm kızlara askıntılık yapar ve bunu saklama gereği duymaz. Yani neyse odur. Diğerlerinden daha gerçek olması hoşuma gidebilirdi aslında, tabii bana da sarkmasaydı. Ve o kadar her şeyi kurcalamaz. Kendine yaramayacak her bilgiyi de öğrenmek istemez. Şimdiki gibi;
“Geldim ya işte.”
Konuşmadı ve yarım ağız sırıttı. Ben de karşılık olarak sırıttım ve sırada yanlarına geçtim. Sıra derken de hani en öne geçtik demek istiyorum. Eh, popüler olmanın yararları Madde 5; Her zaman yemek sırasından kurtulursun.
Erin’le kol kola girmiş birazdan boşalacak masaya doğru yürümeye başladık. Ve Erin bana şu menekşe-rengi-gözleri-olan-çocuk hakkında hiçbir soru sormamıştı henüz. Evet, lafım ağzımda kaldı.
“Dawn, şu çocuk, bugün çarptığın, adı ne söylesene?”
“Sanki ben biliyorum da Erin. Unuttun mu, burada sen araştırıp öğrenensin. Yani işi şanslar.”
Bana bir an bozulmuş bir şekilde baktı ve hemen sonra yüzüne maskesini yerleştirdi, benim yaptığım gibi. Ve masaya ulaştığımızda aynı anda “Kim güzel hanımlara yer vermek istiyor tatlılar?” dedik. Bir anda iki kişiden fazlasına yetecek yer oluşmuştu tabii ki. Biz oturunca Matthew, Josh, Bliss, Mike ve diğerleri de geldi. Ve görev tamam. Masa bizimdi.
Otururken bir anda muhabbet başladı, Erin, ben ve Bliss parfümlerden konuşuyorduk ve erkekler de arabalarla kızların bacakları arasında gidip gelen sohbetlerine dalmışlardı. Hiçbir şey anormal görünmüyordu, normaldi. Ama bir anda beynime giren bir iğne varmış gibi, hayır, “bin” iğne varmış gibi bir ağrı başladı. Elmam elimden düştü ve bu acıya son verecekmiş gibi ellerimi başıma bastırdım. Gözlerim bir anda bulanıklaştı, şimdi çift görüyordum… Bir gölge… bir –
Tam yanımdan o çocuk geçiyordu, elimde olmadan ona baktım ve… Ağrı dindi. Çocuk bana bir an baktıktan sonra yürümeye devam etti. Ve düştü. Ve benim oturduğum masadakiler dahil herkes ona gülmeye başladı. Ve, ben ona yardım edemiyordum. Her ne kadar koşarak onu yerden kaldırmak istesem de bunu yapamıyordum. Peki ne yapabilirdim? Diğerleri gibi gülebilirdim. Güldüm de.
Ve o an kendimden gerçekten nefret ettiğim, ucubeliğin esas bu olduğunu düşündüğüm ilk sefer oldu.

Önsöz: Katil

Koşuyor, koşuyor…
Issız gecede yolunu şaşırmış bir kişi daha var önünde şimdi. Kendinden geçerken koparacağı bir gül, bir hayat daha. Ama o bunu yapmalı, bir cesetten fazlası olmak için, tekrar toprağa dönmemek için, bir gece daha rüya görebilmek için…
Kurbanının hızlı solukları onu kendinden geçiriyor adeta, düşünmesini engelliyor; Şimdi o avcı, o Azrail, o ölüm… Yaşam tehlikeli bir oyundur; Zayıflar ölür, tek güçlü yaşar... O zayıf değil… Birkaç saniye içinde ‘zayıf olanın’ solukları kesilince kendisini bir defa daha karanlık geceden kurtaracağını biliyor ve hızlanıyor.
Ve elini uzatıp saçlarından tutuyor onu. Yere düşerken duyduğu çığlık içindeki vahşi arzuyu körüklüyor. Yerde debelenen kişinin birazdan sona erişeceğini bilerek gülüyor acımasızca ve aradığı şeyin ne olduğunu düşünüyor birden. Kulak verince sessiz geceye duyuyor yükselen ritmi… Ellerini hızlıca çarpan o şeyin bulunduğu yere koyuyor hiç düşünmeden, parmaklarını bastırıyor, kurban çığlık çığlığa debelendikçe vuruşların sesi hızlanıyor…
Elleri insanın vücudunu delip geçiyor ve sıcak kanın dışarıya akışını seyrediyor. Parçalıyor alması gereken şeye ulaşmak için bütün bölgeyi, elleri değiyor sıcaklığa, dışarı çıkartıyor, taparcasına başının üstünde kaldırıyor ve sevgiliye sarılırcasına kollarının arasına alıyor. Kalbi öpüyor ve dudaklarına bulaşan topraklı kanı temizliyor diliyle. Kokuyu içine çekince kendine geliyor biraz…

Zavallı kurbanına bakıyor, sonra da kalbe… Buna değdiğini düşünürken kızdan uzaklaşıyor ve ona hayatını tekrar verecek olan, yeni bir günü görmesini sağlayacak olan şeyi sıkı sıkı tutarak koşuyor. Bahtsız kişinin ruhunun kendine aktığını hissederken ve lanetini tekrar anımsarken birinin yaşamını daha söndürse de güneş ışıklarının tekrar tepede parladığını görebildiği için şükrediyor.